Kaldır Başını Yerden

Zekiye Örs, yazdı…

Bazen baktığın şeyin ışığı detayları görmene engel olur. O ışık seni öyle büyüler, gözünü öyle alır ki özü göremezsin. Bazen ışık yoktur, renk yoktur ve hatta hayat yoktur…Ve ilginçtir sen yine beceremezsin görmeyi !Ve tuhaf ve daha can acıtıcı olan da bu defa neden görmediğini sen bile bilmezsin…Bakarsın, hatta uzun uzun bakarsın ;ama görmezsin işte. Ta ki bir kör bıçak göremediğini kanata kanata gözüne sokana kadar. Göremediğin şey can yakarak görünür gözüne artık…Hem de öyle şeffaf bir görüntü olur ki bırak görememeyi, gözüne değil adeta kafana çarpan bu görüntü bir soğuk rüzgârın tüm bedenini yalayıp geçmesi gibi bir hisle baş başa bırakır seni…Artık görürsün…Titrersin…Titrersin ve görürsün ve bu görüntünün karşısında adeta erirsin. Gördüğün şey kara bir buluttu büyük yıldırımlara gebe…

            Tüm dünyanın devasa bir kırmızı ışığın yanmasıyla şiddetli bir frenle bir anda durduğu günlerdi. Hepimiz şaşkındık, çok da endişeliydik üstelik…Yıl 2020’ydi ; fakat tüm dünyayı kasıp kavuran bu virüsün adı covid-19’du. Meğer dünya telaşı benim tüm dünyayı tehdit eden bu illeti görmemi engellemişti. Pandemiyi duymamızın üstünden çok geçmeden evlerimize kapandık. İlk etapta iki hafta süreceği belirtilen bir ev hapsi diye düşündük; fakat durumun vahametini çok çabuk anladık. Kazın ayağı öyle değildi maalesef…Aslında benim için hem ödül hem de ceza diye tabir edilecek türden bir haberdi. Üniversiteden mezun olduktan sonra hiç durmadan çalışan, sürekli kendinden veren; araya neredeyse tüm sorumluluklarını üstlendiğim iki tane de çocuk sığdırdığım onca yılın sonunda plansız, hesapsız, beklentisiz ‘pat ‘diye avuçlarıma düşen bir tatil ;ama hayatları tehdit eden bir acı gerçeğin peşinden sürüklenerek gelen bir tatil…

            Zaman, kısa bir süre devam edeceğini düşündüğümüz bu karantina günlerinin hayatımızın odağı olacağını gösterecekti çok kısa bir süre sonra. Kibrit kutusu büyüklüğündeki evlerimizde kaldık epey. Neden sonra hayatı evlerimize sığdırdık. Hatta hayat evlerden taştı. Güldük, ağladık ; özledik , ayrı yaşayamaz olduğumuz cihazların küçük ekranlarında kavuştuk sevdiklerimizle…Durduk sonra…Evet ,aniden durduk…Durunca görmek diye bir şeyin varlığını hatırladık! Önce yıllardır sözüm ona yaşadığımız(!) evlerimizin her köşesini gördük, duvarların fısıltılarını dinledik. Yıllarca ayaküstü uğradığımız salonlarımızdaki özlemle bizi bekleyen koltuklarımıza kurulduk ellerimizdeki her yudumunda hayatın tüm can yakan taraflarını küçücük bir an görmeden  yudumladığımız fincanlarımızla. Attığımız büyük büyük adımlar yüzünden kaçırdığımız detaylarla yüzleştik derken. Çocuklarımızı gördük sonra nesneleri keşfetmenin verdiği heyecanın akabinde. Eşlerimizi gördük belki de ilk gördüğümüz gün gördüğümüz gözlerle. Kalbimizle bakabildik onlara yıllar sonra tekrar. Ezcümle işe yarayan, yaramayan ama hayatımıza dahil ettiğimiz ne varsa gördük. Görmezden geldiklerimizi ,gözümüze batanları yeniden ve yeniden…Derken evden taştık. Evde her şeyi görünce sıra dışarda göremediklerimize  geldi. Önce abisini ,sonra da kendisini okuttuğum küçük bir öğrencime uyandı merakım bir vesileyle…Etrafıma şaşkın şaşkın bakarken evlerine takıldı gözlerim. Çalıştığım okulun tam karşısında ‘sosyal konutlar’ diye tabir edilen evlerden bir tanesinde gerçekten görülmeyi bekleyen bu aileyi gördüm. Tüm çıplaklığıyla karşıma dikilen bu gerçeği görmeye hazır mıydım acaba? Hem iyi ki gördüm dediğim hem de keşke görmeseydim dediğim an duvarda gördüğüm eski bir çerçevenin içindeki kendi fotoğrafıma baktığım an oluverdi birden. Evet, belki de dört duvarın hatta evin tek aksesuarıydı karşısında donup kaldığım eski bir çerçeve içindeki fotoğraf. İnanmakla inanmamak arasında bir orta nokta vardı ;huzursuz, kaygılı bakışlar buraya sığınırlardı. Bakışlarımdaki yabancılık içimi titretti o an. Son mezunlarımla çekildiğim fotoda dondu zaman, dondu bakışlarım o andaki gülen gözlerimin aksine!

Kendi evim için hep yaptığım kibrit kutusu benzetmesi canımı ta derinden bir kere daha yaktı İşte o an görüyordu gözlerim kibrit kutusu gibi evin nasıl olduğunu…Üstelik ıslanıp ıslanıp kurumaktan paçavraya dönmüş bir kibrit kutusuydu ortasında öylece kalakaldığım bu ev…

Takvimler 23 Nisan 2020’yi gösterirken cama asamadığı o kırmızı balon çağırmıştı kendi ayaklarımla geldiğim bu eve beni. Covit bizi evlere kapatmıştı ama bayram coşkusu bizim evlerimizin kapısını çalmıştı. Balonlar evlerimizin içinde neşeyle odadan odaya zıplıyordu sanki. Türk bayrakları evlerimizin pencerelerine asıldı. Camlardan sarkan bez bayraklardan masmavi gözleriyle  bakıyordu Ata’mız…Evlerden yükselen çocuk sesleri : ‘’Bu 23 Nisan’da evlerimizde olsak da ,kutlarız 23 Nisan’ı coşkuyla doyasıya…’’ diyordu. Tam da bu sesler semada buluşuyor ve bu sonsuz gökyüzü bayrağını cama, balonunu tavanına asamayan küçük bir kızın yanaklarından süzülen inci tanelerini görüyor ve işte kulağıma fısıldıyor küçük kızın elini tutmam için. Hemen harekete geçiyorum ;çünkü kalbimin sızısı uyutmuyor o gece beni. Dünyanın neresinde olursa olsun gözde asılı kalan gözyaşına dayanamam ben. Üyesi olduğum tüm what’s  up gruplarında anlatıyordum artık bu küçük kızı ve adeta tarihin gazabına uğramış malul abiyi.

Yazdığım her cümlede kalemimden kan damladı sanki. Benim geleceğimi duyduğu anda evden kaçarcasına giden Görkem boğazıma öyle büyük bir yumru oturmasına sebep oldu ki bir an nefesim bile kesildi sanki…Bu kırçıllı şey canımı öyle yaktı ki… Kurduğum her cümlede hissettiğim acı ve hüzün okuyanların da kalbine bir ok gibi saplandı adeta…O dakikadan sonra susmayan telefonlar, uzanan yardım elleri yalnız olmadığımın habercisiydi. Ulaştığım tüm yardımseverler zamanın birinde içlerinde balonsuz kalan küçük bir erkek çocuğunu ya da kız çocuğunu sevindirmek için fırsat yakalamışlardı şimdi. Umuduma  dayandım hep yaptığım gibi. Onun kanatları uçmaya her daim hazırdı zaten…Tuttu umut ellerimden ve pabuç bırakmadık  yine kara düşüncelere…

İki yıl boyunca bazen kar sevincini gördüğüm, bazen bir dondurma gördüklerinde  ışıl ışıl parlayan gözlerine tek tek baktığım öğrencilerimle keşişti yine gözlerim sokağa dönünce aracımız. Fukaralığın pençesinde debelenen bu çocuklar sosyal mesafeyi falan umursamayıp hayatın tüm acımasızlığına rağmen patlak ,kırmızı bir topun peşinden koşuyorlardı hayata bir gol atabilir miyiz umuduyla. Sınıfımın camından dalıp dalıp dışarıyı izlediğim pek çok gün gözlerim değmişti o konutlara ama adımlarım değmemiş sokağına işte. ‘Burnunun ucunu görmemek nedir?’ i cümlede değil; hayatta kullanmış oluyordum böylece.

Arabadan inip başımı sıvası dökülmüş ,viraneye dönmüş sarı (sosyal) konutlara kaldırdığımda yok olmuş bir ülkenin bayrakları gibi rüzgârla dalgalanan çamaşırları gördüm. Bir adım, bir adım daha derken gözlerini kocaman açmış komşuların şaşkın bakışları eşliğinde ellerimizdeki torbalarla çaldık boyumdan hallice kapıyı. Elinden sımsıkı tutup yanımda götürdüğüm ‘UMUT’ u avuçlarına sessizce emanet ettiğimi görmenin verdiği mutlulukla ayrıldım hep bizimle ama bizden ayrı ailenin yanından…

 

(Visited 14 times, 1 visits today)

Leave A Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir