Seyyahatler çekiyor içim…

        Meltem Bingöltekin Alay, yazdı…

amerikada-nereye-gezelimGüneşin rahatsız ettiğini fark edip en çok oturduğum diğer köşeye kendimi yaşlanmaya yüz tutmuş biri farkındalıkla ağır ağır hareketlendirdim ve nihayet oturduğumda fark ettim koltuğun o kısmının çökmüşlüğünü. Hayret ne de çok isterdim o ilk kendimi bu yollara atıp, “Ne yapıyorum ben?” diyerek sorguladığım işlerden kurtulup bir koltuğun çöküşüne sebep olabilmeyi. Denge önemliymiş meğer.  

         İlk adım her zaman bir hareketin  en önemli halidir bilirsiniz. O ilk fikrin bünyede yarattığı heyecanı da ardından gelen büyürken  dindiğimiz olmaz temalı düşüncelere  yedirmemek de işin en maharetli kısmı. Koltuğun çökmüşlüğüyle yüzleşirken bir yol fikri belirdi içimde. Yol işte, daha iyi ne gelebilir koltuğun çökmüşlüğüne ve bana?

      Çok geçmeden uzun zamandır en iyi eşlikçim olan kahvemi demleyip bilgisayar başına geçtiğimde hayatımızdaki yoğunluklara, amalara tüm olumsuz hislere de büyük saygı duyarak doğru yönün Rhode Island olduğunu fark ettim. Rhode Island yaşadığımız yere 3.5 saat uzaklıkta Amerika’nın doğu yakasında okyanusa kıyısı olan ve içinde birçok şehri barındıran bir eyalet. Öncelikli durağımız okyanusun kucakladığı, mavinin ve yeşilin her tonunu bulabileceğimiz tarihi Newport şehri olacaktı. Şu zamana kadar bu ülkede gezdiğimiz yerler boyunca mavinin ve yeşilin her tonunu, büyüsünü, ahengini peri masallarını kanıtlarmışçasına doğa bize gösterdi. Ancak Anadolu gibi nice medeniyetleri doğurmuş, tarihin sıfır noktasını bünyesinde barındıran topraklardan gelmişseniz burada karşılaşacağınız “tarihi” olarak nitelendirilen çoğu yer veya eser sizi haliyle tatmin etmeyecektir. Bu duruma çoğunlukla büyük bir şans olarak tutunursunuz, ta ki bu şansın büyük kötülükler, cahillikler ve karanlık tüm amaçlar ile her seferinde elinizden çekip alındığı, halihazırda alınıyor oluşuyla yüzleşene kadar.   

      İki gün bir gecelik Rhode Island gezisi için gerekli tüm araştırmalar, kovuşturmalar, heyecanlanmalar planlandıktan sonra geriye kalan en önemli şey sizi 3.5 saat boyunca yaşamış bulunduğunuz nice hikayelere götürücek, hayallere kavuşturacak, imkansızı mümkün kılacak olan o müzik listesini hazırlamak. Hayatını çoğunlukla uzun yolculuklarla şekillendiren, tüm güzel hikayelerin öncesinde veya berisinde uzun uzadıya yollara düşen, birilerini her zaman yolculuklarının bir yerinde bırakmak zorunda kalan  biri olarak tüm yolda olmaların hakkını veririm. Ruhuna inanırım. İki günlük sırt çantalarımız, yolluklarımız ve kahvelerimiz ve en büyük yatırımlarımız olan spor ayakkabılarımızı hazırlayıp cumayı cumartesiye bağlayan gece yarısı saat 1.30 gibi nihayet yola koyuluyoruz.Yoldan eminiz, yolun sonundan eminiz.  

             Sabah 4.30-5.00’e doğru Newport’ta bir okyanus kıyısında arabanın taşların üstünde yavaşça ilerlemesiyle gözlerimi sınırsız bir maviliğe açıyorum. Karanlık tam olarak gitmiş değil, yerini aydınlığa bıraktığında karşılaşacağımız nice güzelliklere bedel yavaşlatıyor gitmeyi sanki.  Amerika’da deniz kokusunu uzun zamandır böylesine keskin duymamıştım. Sadece koklayıp, uzunca koklayıp beş yılın açlığını gidermeye çabalıyorum. Sabahın erken saatlerinin bu kimsesizliğinin, dinginliğinin bende yeri ayrıdır. Kimisinin kaçmak için uyuduğu zamanlarda ben aksine olabildiğince erken kalkıp teslim olurum bu dinginliğe.

      Güneşin doğuşunu izleyebilmek umuduyla planladığımız rotada güneş pek kendini gösterecek gibi değil. Sabah sertliği, her zaman yaman soğuktur okyanus sabahları. Bunu bildiğimizden temkinliyiz. Üstümüze bir şeyler alıp, soğuyan kahvelerimizle okyanusa misafir oluyoruz. Dalga seslerinden anlaşıldığı üzre herkes memnun bu misafirlikten. Karanlık artık yerini tamamen gün ışığına bırakmışken kuş sesleri artık yeni bir günün başladığının haberini büyük bir telaşla veriyor.  Kuşlar da başlamışken tamam oluyoruz. Çok geçmeden yavaş yavaş insanlar belirmeye başlıyor. Amerikalılar koşmayı sever, görünen hızlıca yok oluveriyor.

       An değerli, kısacık bir zaman diliminde alabileceğimiz kadar çok şey alma derdindeyiz. Eksik kalacağımızı bile bile…Eksikliğin de kusurdan sayılmadığını, kusurun da güzele ahbap olduğunu bile bile… Planladığımız üzere arabayı park ettiğimiz yerde bırakıp yola yürüyerek devam ediyoruz. Artık Newport’a gelip görmeden gidilmeyecek yegane yerlerden biri olan Cliff Walk olarak adlandırılan 5.5 km olan tarihi yürüme yoluna geliyoruz. Bu geziden en çok keyif almamı sağlayan yerlerden biri olan Cliff Walk tahminimin çok çok ötesinde bir güzellikle karşılıyor bizi. Yürümekten yorulmayacak, her gördüğünüze şaşırtacak uzunca bir uçurum yolu. Buraya boş gelmediyseniz, emin olun size anlatacak çok şeyi var.

Yol boyunca uzanan ve insan sanat ve mimarinin iyileştiriciliğine bir kez daha inandıran yapılar, doğal dalgakıranlar, yoruldukça sizi yürümek için kamçılayan bir merak oluveriyor. Tam burada durup kayalıklardan iyice okyanusa yaklaşıp tüm duyu organlarımı olabildiğince kullanmaya çalışıyorum. Ama merak etmeyin, oturduğunuzda kalbinizi orada bırakacağınız, nefesinizi okyanusa vereceğiniz, gördüğünüz güzellikler için kime olduğunu bilmeden sürekli teşekkürler savuşturabileceğiniz oturma alanları da bulunuyor.

        Yolun sonuna varıp geri döndüğümüzde artık bir şeyler yeme isteğine engel olamıyoruz. Arabayla şehir merkezine kadar inip sonrasında sahilde bulabildiğimiz en normale yakın,okyanus ile kontağımızı kesmeyeceğimiz bir mekanda, hiç şaşılmadık bir şekilde sıra bekliyoruz. Bilen bilir Amerika’daki restaurantlar arayıp rezervasyon yaptırmadığınız sürece sırada beklenmeleriyle ünlüdür. Yani bence kesinlikle öyle. Bir gün buralara yolunuz düşerse de kahvaltı konusunda beklentilerinizi olabildiğince düşürmenizi şiddetle tavsiye ederim.

        Önden gelen birer sıcak kahve ile sonrasında bizlere eşlik eden mantarlı panini, avokado tost, çırpılmış yumurta ve meyve tabağıyla derin bir şükür nefesi veriyoruz. Gelen tabaklar doğrusunu söylemek gerekirse beklenilenin üzerinde. Artık yorgunluğun, yosunlu iyot kokusunun, yüzünü bir gülümseme gibi arada bir gösteren güneşin etkisiyle bir süre sessizleşiyoruz. Uzun süre birbirini tanıyan insanların yapabileceği en iyi iletişim halidir sessizlik.

         Buranın Amerika’nın bir şehri olduğunu düşünmek güç. Herkes sakin, neşeli ve birbirleriyle samimi olmak kimse için bir tehlike arz etmiyor. Yaşayışlar koşuşturmadan uzak. Koca bir kıta ülkesinin küçük bir kasabası. Böyle söyleyince aklınızda Ege’nin küçük bir kasabası algısı yaratmak istemem. Çünkü gördüğüm kadarıyla bu kasabanın köylüleri, neredeyse dünyaya hükmedecek zenginlikteler. ‘Artık burada bir şeye şaşırmam!’  deyişimi zaman daha çok haksız çıkaracağa benziyor. Newport’ta bunu her rastladığım her şatomsu evlerle görmüş oldum.

       Artık bizden sonra masamızı alacak kişileri daha fazla bekletmeden biraz şehir merkezini keşfetmeye koyuluyoruz. Normalde öyle adım başı rastladığımız, şehrin dokusuna ihanet gibi yerleştirilen büyük markalar ve oluşumlar  neyse ki yerini küçük esnaflara bırakmış görünüyor. Küçük hediyelikçiler, dondurmacılar,  hatta pasajlar… Ne kadar uzun süredir pasaj görmedim kim bilir. Lisedeyken sürekli gittiğim eski bir pasajdaki terzi Muammer Amcayı ve yanındaki çaycı dükkanını düşünüp neler yitirdiğimizi düşünmekten kendimi alamıyorum. Erken saatler olmasına karşın sokaklar kalabalık. Dükkanları teker teker gezip buzdolabıma layık olan o şanslı magnetin arayışındayım. Bir de belki bunca zaman beni beklemiş bir şeyler… Her birine merakla girdiğim dükkanlardan keyifle ayrılıyorum. Dükkan sahiplerinin konuşkanlığı bana Diyarbakır esnafının yaşamlarından şikayetçi ancak her şeye rağmen umutlu alternatifler üretmelerini hatırlatıyor. Meğer ne özlemişim hiç tanımadığım bir yerde amaçsızca sokaklarda dolaşmayı. Nerden geldiği belli olmayan, başından sonuna kadar tüm sokağı sarmış kahve kokusunu duymayı. Şehir merkezinde epey bir vakit geçirdikten sonra daha sakin ve tarihi olan bir Fort Adams State Park’a geçiyoruz. Burada bölgeyi tarihi kılan, muhtemelen ilk zamanlarından kalma soğukluğuyla, artık kullanılmayan bir hapishane .Adımlarımıza adım katıp hapishanenin etrafını turluyoruz. Buranın güzelliği ise okyanusa nazır, Newport köprüsünü gören bir mevkide bulunması. Tarih boyunca özgürlüğün başlıca sembolleri arasına girmiş engin bir maviliğin ortasındasın, ama tutsaksın. Sanırım çelişkileri aşmak  için iyi ve zorunlu bir fırsat.  

               Bu şahane manzaranın eteğindeki yıllanmış soğukluktan müsademizi isteyip, daha önceden rezervasyon yaptırdığımız bir üzüm bağındaki şarap tadım etkinliğine katılmak için yola çıkıyoruz şimdi de. Bünyede yorgunluk, bozuk yollardan ine çıka varıyoruz bağ evine. Henüz arabadan inmeden uzun zamandır duymadığımız türden güzel müzikler çalınıyor kulağımıza. Etkinliğin canlı Jazz müzik eşliğinde olacağı sürprizi yorgunluğumuzu geçiriveriyor hemen. Epey kalabalık. Kamp sandalyelerimizi ve birkaç atıştırmalığımızı alıp sipariş verdiğimiz tadımlık şaraplarımızı bekliyoruz. Bize en yakın masada bir çift, öte yanımızda köpekleriyle eğlenen üç arkadaş ve diğer yanımızda sohbetlerinden doktor olduklarını düşündüğüm (belki de biri) orta yaşlı bir grup. Kafamı kaldırdığımda gökyüzünde dallarını ağırlaşmış çekimde sallandıran ağaçlar, kulağımda güzel bir müzik ve sohbet sesleri… Aklımda olumsuz hiçbir şey yok. Aklımda hiçbir şey yok. Hiçbir şeyi, kendimi bile düşünmemek hafifliği… Uykusuzluğuma yenik düşmemek için kafamı çevirip oynayan beyaz köpeği izliyorum. Dört farklı şarap deniyoruz ve şarapların tadı muazzam. Herkes favorisini sıralıyor ve ortama uyumlu gevşemiş sohbetlerimizi ediyoruz. Bunun devamı gelmeli diyorum kendi kendime. Zaman yolunuzu içinde üzüm bağı olan bir seyahate çevirirse, şarap tadımı sizin için gerçekten unutulmayacak bir deneyim olabilir.

               Etkinliğin sonuna yaklaşınca hemen oracıkta araştırıp bulduğumuz , Meksika usulü yemekleriyle ünlü bir restaurant buluyoruz. Meksika mutfağı bir Türkiyeli için risksiz seçimdir. Amerika’da yer etmiş en önemli dünya mutfağının yeri yadsınamaz; fakat kabul etmeliyiz ki bir vejeteryan için çok da geniş menüsü olmayan bir seçim. Genellikle heyecan aramıyorsam, İtalyan mutfağı benim için her zaman birincil tercihtir. Ancak o anki gevşemeyle açıkçası internette bulduğumuz ilk tavsiyelere uyarak yolumuzu şehir merkezinde bulunan Meksika restaurantına doğru çevirdik. Yemekten sonraki yürüyüşlerimizde karşılaşacağımız muhteşem yapılı İtalyan restaurantlarından habersizdik elbette. Saatimiz 5.30 civarı ve şehir merkezi eski festival havalarındaki gibi dopdolu. Bundan bir sene öncesi bu zamanlarda, belki de sonun başlangıcındayız diye düşünürken onca aradan sonra o an gördüğüm kalabalık, o insanlardaki unutmuşluk, boşvermişlik sanki hayatın ‘Ben bitti demeden bitmez’ deme şekliydi. Öyle ki artık aklımıza dünyayı saran pandemik bir virüsün olduğunu getirmiyoruz bile.

           Tüm zamanımızı orda doldurmak istemeyip önceden katılmayı planladığımız tekne turu acentesiyle görüşüp biletlerimizi alıyoruz. Yorgunluk iyiden iyiye kendini göstermeye başlıyor bünyemizde. Ama gemi turunun heyecanını boş geçmek istemiyorum asla. Türkiye’ye dair özlediğim, şehrim İstanbul’un vapurları. Zamanında bilmezdim bir yerden bir yere ulaşmak için deniz üstünde gitmelerin ne büyük şans ve ayrıcalık olduğunu. İçinde yaşaya yaşaya her gün kıta değiştirmenin ilginçliğini fark edememişiz bile. Tekne turu için kalan 1,5 saatimizi girmediğimiz sokaklara girerek değerlendiriyoruz. Şehrin, hatta ülkenin yabancısı olduğumuz ezelden belli. Neyse ki bazıları için ‘yabanci’ kavramı sadece zenginlikten ibaret. Kalan her türlü güzelliği bu 1 saat 20 dakikada tamamlamaya çalışıyoruz. Son yarım saatte yorgun gelen bünyemizi kenara çekip sokak müzisyeninin çaldığı şarkı eşliğinde bir köşede oturup insanlar hakkında konuşurken etrafımıza dalıyoruz. Önümüzden birbiri ardına geçen insanlar.

       Zamanımız geliyor ve en nihayetinde tekneye bineceğimiz rıhtıma doğru yol alıyoruz. Üniversitedeyken vapurun yanaşıp içindeki yocuların vapurdan inişini tüm incelikleriyle düşünüp hayal ediyorum. Asla aynı olmayacağının keskin bir kabullenişi var içimde. Yeni hislere ve bu güzel şehre saygıyla açıyorum kalbimi. Söz veriyorum bu hislerimi de unutmayacağım. Eski günlerdeki gibi oturma planı yapıyorum kafamda. Vapurda daima oturulacak en iyi yer ilk kattaki kapalı kısmın kenarında kalan, oturanın ayaklarını vapurun demirine dayadığı, kendini sohbete ve müziğe verdiği açık kısımlardır. Derken geceye erken başlamış bir sahil barında dışarıya taşan ve yarın yokmuşçasına eğlenen genç grup dikkat çekiyor. Ve artık an gelip beni, gezi boyunca en çok heyecanlandıran kısma çatıyor. Yaklaşık 90 dk kadar şehrin karadan görüntüsünün aksine denizden olan muazzam görünümüne şahit oluyoruz. Güneşin batımıyla geceyi de gündüzü kadar sahiplenmiş bir şehir. Dünyanın neresine giderseniz gidin gün batımının ve doğumunun verdiği his insanın kalbinde önceden beri olan, ona ait olan boşluğu doldurur. En özel anlardan biridir. Her seferinde sanki ilk kez doğuyor ya da son kez batacak gibi hissedersiniz. Bu tekne gezisine dair tek bir fotoğraf dahi çekmedim. Kıyamadım dikkatimi başka bir şeye vermeye. Zaten neyi,nasıl çekersem çekeyim, anı her şeyi görmektense unutmayacağım hisler yaşamaktı o ana dair. Resmi kafamda çizip fotoğrafı gözlerimle çektim. 

           90 dakikanın sonunda peri tozunun kavanoza girmesiyle artık yorgun bünyelerimize karşı gelemeyip otele doğru yol aldık. Tek aradığımız bize güzel bir uyku çektirecek yatak olduğundan buradaki otellerden bir Türkiye kalitesi beklemeyecektik elbette.

          Gezimin başından, bu yazıyı yazana kadar haddim olmasa da kendisini her seferinde biraz daha anladığım Sait Faik’in ve Yeni Türkü’nün Vira Vira albümünün varlığına minnetle…

 

 

(Visited 39 times, 1 visits today)

Leave A Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir