What’s your story?
Bugün, London Coffee Festival’de gezerken bu kupa dikkatimi çekti. “What’s your story?” Sonra kendime sordum: Senin hikayen ne?
Gözlerim, kahve festivaline gelmeme neden olan Baraka Restaurant’ın hikayesine gitti… Hikmet abi ve Aynur ablanın hikayesine, onlarla karşılaşmama…
Yıllar öncesine gittim; o zamanlar köklenmek, bir yere ekilmek, göç gibi kavramlara derinlemesine bakmadığım, bilmediğim ve hissetmediğim günlere…
Önce gözlerimle çektiğim kareleri yazıyorum size…
Temmuz gününde indiğim Londra’da güzergahım Bournemouth’tu. Bournemouth’u seçmemin nedeni ise “İzmir’den gidiyorsun, alışman daha kolay olur” tavsiyelerine uymamdı.
Aile yanı konaklamayla ilgili bilgileri biliyordum, okulla ilgili bilgim vardı. Onun dışında her şey internetten öğrendiğim kadardı.
Tam olarak “atladı ve aştı” durumundaydım.
Atlamakla ilgili kaygılarım vardı ancak cesaretime, içimdeki sese güveniyordum. Çok güzel anılar biriktireceğime, kendimi geliştireceğime ve dünyayı anlamlandırma yolculuğumda yeni deneyimler edineceğime inanıyordum.
Bu nedenle de kendime şöyle bir tembihim vardı:
“Bu yaşa kadar yedik, içtik, bolca Türkçe konuştuk. Şimdi başka bir kültür yolculuğuna çıkıyorsun, amacını unutma.”
Ancak ikinci ay başlamadan aile yanı konaklamadaki conflex’ten ve kruvasan’dan sıkılmıştım.
“Yok mu şöyle bizden bir kahvaltı?”
“Ah, bir lahmacun mu yesem?”
“Of, şimdi eve girdiğimde dolma kokusu olsaydı…”
diye sızlanmaya başlamıştım 🙂
“Annemin yemeklerini özledim,” deyip duruyordum…
(Ama bu da göçle beraber ve büyümeyle birlikte yaşanan bir süreçmiş. Bunun da hikayesini daha sonra anlatacağım. Çünkü duygusal bağı dönüştürüp değiştirdiğinizde kilo veriyorsunuz, disiplin zihinle bütünleşiyor 🙂 Ve sonra artık bunu yoğun bir özlem duygusu olarak yaşamıyorsunuz.)
Böyle derken, tabii okulda Türkiye’den gelen arkadaşlarım vardı. Çünkü herkes ilk başta kendi dilini konuştuğu insanlarla daha çok vakit geçirmek istiyor. Verdiğim karardan dolayı çekimser kalsam da böyle bir gruplaşma oluyordu- düşünmek, söylemek ve yaşamak, gerçeklik bir olmuyor işte. 🙂
Sonra onlarla “Ya nerede gidip bir kahvaltı yapsak ya da lahmacun yesek?” derken Baraka Restaurant ile karşılaştık.
Hikmet abi, bilgi veren babacan tavrıyla bizimle sohbete başladı. Bournemouth’u anlattı. “Lahmacun yok,” dedi ama menüyü anlattı ve içeri girdik.
Aynur ablanın çorbasından içtik.
Ve tadını, kokusunu hâlâ hatırladığım zeytinyağlı sostan ikram ettiler.
Yedik, sohbet ettik derken ben artık canım her ev yemeği istediğinde Baraka’ya gidip yemek yiyordum.
Ne zaman gitsem Aynur abla hep mutfaktaydı. Mutfağını sevdiği, yemeklerinden anlaşılıyordu…
Hikmet abi bize tavsiyelerde bulunurken bazen hayatından da bahsederdi.
“Geç baba oldum. Çok dolaştım, çalıştım, gezdim. Aynur beni çok bekledi,” derdi.
Sonra artık gidiş vaktim yaklaşmışken Hikmet abi’den akıl almıştım. Çünkü aslında kalma niyetiyle gelmemiştim. Kalsam mı, kalmasam mı kaygıları yaşıyordum…
Bana, benim için kırılma noktası olan cümlelerden birini söyledi:
“Çok gençsin. 5-6 yıl sonra ne kaybetmiş olacaksın ki? Cebine pasaportunu koy, istediğin yere git. Türkiye’ye geri dön, ne olacak?”
Bana bir matematik hesabı yaptırmış ve bir farkındalık yaratmıştı…
O gün içimde bir şey yer değiştirdi.
Korkunun sesi biraz kısıldı. Merak, keşif, hayallerin mümkün olabilmesi ile ilgili renkler gönür olurken seslerin ritmi daha yüksek konuşmaya başladı.
Babamın, “Birinci sınıf vatandaş olarak yaşayıp kalabileceksen kal,” cümlesiyle puzzle parçalarının oluşmaya başladığı günlerdi…
Sonra ben kalmaya karar verdim. Londra’ya taşındım.
Onlarla iletişimim de devam etti.
Bu süreçte Aynur abla, kısa bir zaman önce zamansız şekilde bu dünyadan göç etti.
Cemre büyüdü. Grammar School’dan LSE kazanan müzikallerde oynayan pırıl pırıl bir genç oldu…
İletişimimiz devam etse de yıllar sonra Hikmet abiyle Londra’da yeniden buluştuk.
Aynur ablayı anarken, “Peki Hikmet abi, bu kadar özgürce ve köklenmeden yaşarken Aynur ablayla evlenmeye karar vermek zor olmadı mı?” diye sordum.
“Artık başkasıyla evlenecekti. Ben bunu göze alamazdım,” diye cevap verdi.
Ve güldük.
Geçen gün de “Ben katılamayacağım ama sen katılmak istersin diye düşündüm,” diyerek festival biletini yolladı.
Bugün festivalde onların hikayesini anarak gezdim.
Kahve tadımları yaparken Singapur’da içtiğim, kokusunu hâlâ unutamadığım latte’yi de hatırladım.
Ve yeniden fark ettim:
Hayattaki en güzel başarı, bağ kurabilmek.
Köklerinle… Sende hafıza yaratan kokularla… Kendinle… Doğduğun, büyüdüğün mekanlarla… Ötekiyle, berikiyle ve yaşamla…
Hepimiz birbirimizi biraz da alt metinlerimizle tanıyoruz…
Yolda, hikayemde bende iyi bir hafıza oluşturan mekanlardan Baraka..
Aynur abla olmayınca artık Baraka da yok ancak hikayesi var.
Kimilerinin hikayelerinde iyi, kimilerinin hikayelerinde ise kötü karakterleriz. Kimileri bizim hikayemizde iyi, kimileri ise kötü karakterler.
Dünya fani olsa da hikayeler sonsuz. Hayat bazen büyük olaylarla değil, küçük cümlelerle yön değiştiriyor…
Ve canlı yayınların ardında bugün de yoldatv.com ile ilgili sorun yaşıyorum 🙂 Güzel enerjiler almayı diliyorum. 🙂
#anlatacakcokhikayemvar
#kendimesozumututtumyasamımabirhikayeyaziyorum

