Canım yazı yazmak istiyor
Yazmak ile yaymak arasında ince ama önemli bir fark var. Yazar Şule Gürbüz bir röportajında şöyle diyordu: ” Yazmak ve yaymak arasında biraz fark var. Mesela insan kendi zihnine kapanıp, biriktirip öğreniyor ve sonra sabredemeyip bir kapısını çalana bunu boca eder gibi döküp saçıyor. Ve bu boca edilen, yarım yamalak anladığı haliyle dünyada şöhret tutturuyor. Asıl sıkıntı bir yükü gitmesi gereken yere kadar taşıyamamak, taşıması gereken kişiye devredememek.”
Bu cümleleri duyduğumda şunu düşündüm. İnsan içinde biriktirdikleriyle ne yapar? Ruhunda birikenler ne zaman ve nasıl dile gelir, bunu hayatı ile nasıl ilişkilendirir?
Röportajı izlerken aklıma Carl Jung’un bir sözü geldi: İnsan için en acı karşılaşma, kendiyle yüzleşmesidir. Jung’un “gölge” dediği taraf… İnsan çoğu zaman o gölgeyi görmek istemez. Suç davalarını okurken de bunu fark ediyorsun. Fail çoğu zaman kendiyle hiç yüzleşmemiş gibi durur. Sanki hayatı boyunca bilincinin kapısını hiç aralamamıştır.
Oysa iyilik ve kötülük sadece bir seçim değil, aynı zamanda bir süreç gibi geliyor bana. Gözlerini dünyaya yeni açmış bir bebek kötü olabilir mi?
Üst komşunun bebeği sık sık ağlıyor. Bazen gece o ağlama sesiyle uyanıyorum. Ama içimden “Of, yine ağlıyor” demek gelmiyor. Daha çok şunu düşünüyorum: Acaba anne ve babası ne kadar mutsuz ya da ne kadar anlaşamıyor ki bu bebek böyle ağlıyor? Sorunu bebekte değil, büyüklerinde arıyorum.
Sabah gözlerimi açtığımda saat bir olmuştu. Eskiden olsa “Of, saat kaç olmuş!” derdim. Bu saate kadar uyuduğum için kendimi suçlardım. Ama son zamanlarda kendime şefkat göstermeyi öğreniyorum. Bu kez kendime şöyle dedim: Demek ki buna ihtiyacın varmış. Güzelce uyumuşsun.
Kahvemi yaptım. Bahçeye çıktım. Yağmurdan sonra ıslak kalmış ağaca baktım. Dalları ağırlaşmıştı ama kökleri sapasağlamdı. Derin bir nefes aldım. Yağmurdan sonraki o toprak kokusunu içime çektim.
Sonra bir müzik tutturdum, mırıldandım. Bir ileri bir geri yürüdüm. O sırada aklıma Kral Kaybederse dizisi düştü. Ana karakter neredeyse dillere pelesenk olmuş bir narsist erkek. Hikaye boyunca mağduriyet kılığında bir iktidar kurmaya çalışıyor. Ama sonunda oyunu kaybediyor.
Geçen gün hocam bana bir soru sormuştu: “Bu verdiğin karar bilinçli bir karar mı?”
Bu soru içimde yankılandı. Gerçekten bilinçli bir karar mı veriyorum, yoksa sadece bir dürtünün peşinden mi gidiyorum? Kendime şunu sormaya başladım: Bunu neden yapmak istiyorum?
Sonra yürüyüşe çıktım. Yüz yıllık ağaçlara baktım. Köklerine baktım. Bir yaz günü Eski Foça’da arkadaşlarla güneşi batırırken bir arkadaşımın söylediği bir cümle aklıma geldi: “Ağacı düşün. Dikey büyümesi için önce köklenmesi gerekir.”
Belki insan da biraz ağaç gibi. Ne kadar yükselmek istiyorsan, o kadar derine kök salman gerekiyor.
MFÖ’nün bir şarkısında şu dizeler geçiyor:
“Orman değiliz artık milli parkız
Şimdi birçok sayfasını
Atlayarak bitirdiğim şu kitabın
Başından başlayabilirim de…”
Milli parkların içinde dolaşırken dikkatimi hep o kökleri toprağa sıkıca tutunmuş yüz yıllık ağaçlar çekiyor. Zaman geçiyor ama onlar orada duruyor.
Kulaklığımı takıyorum. Aynanın karşısına geçip bir şarkı söylüyorum. Sonra dün aklıma geliyor. Şefkati bol büyüğümle sohbet ediyorduk. Gözlerinde sevgi vardı. Yargı yoktu. Dinliyordu sadece.
“Biliyorsun,” dedim ona, bizim benliğimize karşı yapılan “kötülük çoğu zaman karşıdaki kişiyle ilgili.” Ama yine de insanın canı çok ama çok acıyor.
İnsan bazen olmasını istediği şeylerin içinde kendini kandırıyor. Gerçeği görmek istemiyor. Sonra bir gün durup düşünüyorsun. Her şey aslında apaçıkmış diyorsun. Zihnin seni nasıl da kandırmış.
Bu nedenle mesele sadece zihin değil. Ruhumuz, duygularımız, kalbimiz de bu hikayenin içinde.
Sonra çok eğlenceli bir gösteriye gidiyorum. Herkes bir ağızdan şarkılar söylüyor, espriler yapıyor, gülüyor. Sadece eğleniyor.
Bu satırları yazarken içimden şunu düşünüyorum:
Belki de insanın en zor yolculuğu, kendi içine doğru yaptığı yolculuk. İçimizde birikenlerle, biriktirilenlerle yüzleşmek, görmek, kabul etmek, kök salmak ve sonra büyümek.
Çünkü kök salmadan büyüyen hiçbir şey yok. İnsan da dahil. Yaramız kabuk tutup iyileştiğinde kendiliğinden kabuk düşer artık o yaraya sürekli bakıp düşünemeyiz. Zaman geçmiş, derimiz yeniden eski halini almıştır. Bu nedenle milli park olabilmek için önce kendi ormanımızdan geçmek gerekmez mi?
Bugün içimde sadece şu duygu var:
Canım yazı yazmak istiyor.
